İnsan kendi dürtülerine bir bahçıvan gibi yaklaşabilir ve -yazık ki çok az insan bunun farkında ama- öfke, kendine acıma, merak, kibir gibi duyguları üretken bir biçimde kullanarak bunlardan fayda sağlayabilir, tıpkı bir bahçıvanın bir meyve ağacını özenle yetiştirip büyütmesi gibi.
bir filmi izliyorsun. Olabilecek en sapkın konulardan birini işlediğine tanık oluyorsun. Mesela Leon filminde karakterler arasındaki inanılmaz yaş farkına rağmen Leon ile Mathilda’nın arasında doğan aşk; ama sen izlerken en ufak bir rahatsızlık duymuyorsun.
Mysterious Skin adlı filmin baş karakteri Neil’ın küçükken koçu tarafından uğradığı cinsel taciz sonucunda fahişelik yapması. ona kızamıyorsun, durumun ne kadar rahatsızlık verici oldugunu biliyorsun, onun yaşadığı iğrenç koşullardan onu kurtarmak istiyorsun ve onu sevmeye başlıyorsun.
işte bana göre bi filmi başarılı kılan budur. rastladıgın konu ne kadar rahatsızlık verici olursa olsun sen bunu normal karşılayabiliyorsan, baş karaktere konuya ragmen sempati besleyebiliyorsan FİLM BUDUR .
Uzun süredir kısacık bir kitabı bile okumayı beceremeyen, daha doğrusu sabredemeyen beni resmen ele geçirdi bu kitap. Dün akşam başladım ve uykum gelmeseydi dün akşam da bitirebilirdim.
Stefan Zweig bize zıt karakterler sunmuş. Bir yanda sakin, hiç konuşmayan, cansız Czentovic, diğer yanda ise eski günlerin hırsına, heyecanına kapılan canlı Dr. B. .
Kitabın üslubunun çok akıcı olduğu bir gerçek. Kitabın esas karakterlerinden Dr. B.’nin hayat hikayesini anlattığı kısım ise oldukça ilgi çekici.
Hitler dönemi Almanyasında fiziksel hiçbir işkenceye maruz kalmamasına rağmen psikolojik olarak dayanmak zorunda kaldığı işkence, Dr. B.’nin akıl sağlığını kaybetme sınırına varıyor nerdeyse. Akıl sağlığını bir bakıma satranç ile korurken, kendi deyimiyle bir bakıma da ‘satranç zehirlenmesi’ yaşıyor.
Aslında o günler onun büyük bir satranç ustası olmasını sağlasa da, satranç onun için yasaklı bir oyun haline geliyor.
Dünya üzerinde ukala Czentovic’i yenebilecek tek kişi olmasına rağmen o hastalıklı günlerin gölgesi Dr. B.’ nin bugününü mahvediyor.
Her insanın hayatında bazı dönemler vardır. Bu dönemleri hatırlamak istemez ve bu döneme ait her şey de ona zarar verir. Tıpkı bunun gibi satranç Dr. B.’nin böyle bir dönemine ait bir oyun. Nasıl ki eski bir alkol bağımlısının eline alkol vermek çok yanlışsa, Dr. B.’ye satranç oynatmak da o derece yanlış. Ayrıca Dr. B. vasıtasıyla, toplumun yaşattığı krizlerin birey üzerinde nasıl onarılmaz yaralar açabileceğini görmüş oluyoruz.
Bana kalırsa okunası güzel bir kitap. Bizim hayatımızda da Dr.B.’nin ki gibi dönemler varsa, o döneme ait her şeyi hayatımızdan silmek ve bir daha o unsurlarla karşı karşıya gelmekten sakınmak zannediyorum ki en doğrusu olacaktır…
Bu kitap otobiyografik özellikler taşıyormuş. Yani yazar kendi hayatındaki olaylardan yola çıkarak yazmış. Bu durumda aklıma şu soru takıldı:
Bir şeyi yaşamak demek onu yazarlık döneminin meyvelerinde kullanabilmek demek mi, yoksa bir şeyi hiç yaşamamış olsan da kaleminle yaşatabilir misin?
Hem ben belki yalnızlıktan hoşlanıyordum. Hepimiz aynı mı olmalıydık?
Kim demiş beraber yaşamaya uygunuz diye? Ben uygun olduğumuzu düşünmüyorum, hatta çoğu zaman hissetmiyorum da uyumlu. Bu konuda elimden bir şey de gelmez.
Hepimiz aynı şeyler için uğraşıyoruz ve sorgulama sıfır! Doğ, birazcık büyüyünce okula başla, okula git, notların iyi olsun, mezun ol, iyi bir iş bul, iyi biriyle evlen; sevip sevmemen önemli değil!, iyi bir evlilik yapmazsan evde kaldın demektir. Hele çocuğun yoksa kısırsın!! Bu kurallara uymak zorundasın, yoksa toplum dışısın.
Ya ben kurallara uymak istemiyorsam? Uymadığım için yargılanmak ve yanlış ithamlarla yaftalanmak neden? Ya da başkaları gibi davranmadın diye kınanmak niye?
Her şey aynı, tekdüze ve bir o kadar da karmaşık.
İnsanoğlunun tuhaf özellikleri her şeyi daha da karmaşıklaştırıyor. Hep daha iyisini isteyen tuhaf bir mahluğuz!
Bilmem kim attı dünyaya, kim kurtaracak onu hiç bilemem! Bir gariplikler silsilesi şu hayat dediğimiz, onu biliyorum. İşin en acısı da onlardan biri olmak istemezken, bir bakmışsın sende onlardan birisin!
küçük bir gülümseme bazen en iyi ilaçlardan biri.
Belki sokakta görülen gülünç bir olay, ya da Uykusuz’da okudugun bir Umut Sarıkaya karikaturu.
Gülücügün sebebi önemli değil. Önemli olan gulme istegini kaybetmemek.
Dostlarlayken (hele de benim gibi ayda yılda bir goruyorsanız) atılan kahkahanın değerini bilmek ,
sokakta aniden düştüğünüzde gözünüzden yaşlar gelene kadar gülmek,
her şeyin ama her seyin değerini bilmek o kadar önemli ki. Hele de içinde içten gelen bir gülümseme barındırıyorsa!
Serin hava yuzumu yalayıp gecse.
Dunyadaki en guzel kokuların; belki de yeni kesilmiş çim ve deniz kokusu, belki bana güzel bir anımı hatırlatan güzel bir parfüm, meyveli pasta kokuları burnumun içinden girse, ben derin derin içime çeksem bu kokuyu.
Aklım bomboş, yüreğimi sıkan hiçbir dert yok. Kuş gibi hafifim.
Sonra kanatlansam, bambaşka bir diyara uçsam. Uçsuz bucaksız bir sahilde, masmavi bir denizin kıyısına konsam. Koşsam, koşsam…
Sonra yanında kendimi gerçekten kendim gibi hissedebildiğim ‘o’ kişiye çarpsam. Alsa kalbimi söküp kendininki yapsa, bende onunkine sahip çıksam. Sanki elimizde bir yumurta tutuyormusuz gibi, asla düşürmememiz gerekiyormuş gibi davransak. Ve bu bizi yormasa!
Huzurlu bir çift kolun beni hep sarıp sarmalayacağını bilsem. Sonra onunla bulutlara geri dönsek. O bana gökyüzünden çiçekler yapsa.
Ben hep parıldasam, ışıl ışıl,bembeyaz…
Yuregimde oturan fili onla beraber geldiği yere göndersek. Sonra o kalbimdeki korkuları görse, hepsinin kürünü bulsak.
bir seçim yapmadan yapacağım seçimlerin sonuçlarını izleyebilsem, ona göre karar versem…
